Bereketli Toprakların İthalata Rehin Edilişi

Geçen hafta Viyana’daydım. Avusturya’nın kırsal kesimlerinde dolaşırken, dönüşümlü ekim yapan geniş tarlaları, kooperatif depolarını ve “bu toprağı bırakmam” der gibi duran çiftçileri izledim. Aynı AB uyum sürecinden geçen, aynı küresel baskılara maruz kalan bir ülkeydi orası da. Ama çiftçisi hâlâ tarlasındaydı, üstelik coğrafi olarak bizden daha dezavantajlı. Sonra Türkiye’ye döndüm ve market raflarındaki fiyat etiketleriyle yüzleştim tekrar.

Bu iki sahne arasındaki fark, beni bu yazıyı yazmaya itti.

2000’lerin başında AB üyelik müzakereleri hız kazanırken, Türkiye tarımının yapısal tablosunda sorunlar gözüküyordu. İstihdamın yüzde 34’ünü barındıran bir sektör, milli gelirin yalnızca yüzde 12.9’unu üretebiliyordu. Ortalama tarım arazisi 6 hektardı; çiftçilerin yüzde 65’i 5 hektardan küçük parsellerde üretim yapıyordu. AB’nin ve uluslararası finans kuruluşlarının talebi netti: Parçalı arazileri toplulaştırın, teknolojiyi entegre edin, üretimi rasyonelleştirin.

Meşru bir talepti bu, üstelik. Sorun, o talebin nasıl karşılandığında yatıyor.

Gerçek bir toprak reformu yapmak yerine, 2001-2004 yılları arasında uygulanan Tarımsal Reform Uygulama Projesi (ARIP) çerçevesinde devlet destekleri bir çırpıda kesildi. Gübre, mazot ve zirai ilaç sübvansiyonları donduruldu; kooperatifler devlet şemsiyesinden çıkarıldı. Üretime dayalı destek yerine, yalnızca arazi tapusuna bağlı doğrudan gelir desteği sistemi getirildi. Böylece toprağı işleyen değil, tapuyu elinde tutan ödüllendirilir oldu.

Çiftçi tarlasından vazgeçti. Milyonlarca insan kente göç etti; ama onları bekleyen yüksek teknoloji fabrikaları değil, kent çeperlerinin kayıt dışı ekonomisiydi. 2004 yılında kayıt dışı istihdam oranı yüzde 55’i aştı. Sanayileşme hedefleyen bir reform, sonuçta enformel işgücü ordusu yarattı.

Bugün gelinen noktayı rakamlar son derece net anlatıyor.

2002-2024 yılları arasında Türkiye’nin kümülatif tarımsal ticaret açığı 53 milyar dolara ulaştı. Bir zamanlar bölgesinin tahıl ambarı sayılan bu ülke, 2024 itibarıyla buğdayda yüzde 86, pirinçte yüzde 74, soya fasulyesinde ise yüzde 5 oranında kendine yetebiliyor. Soya fasulyesinin yüzde 95’ini ithal ediyoruz. Bir yılda 4.5 milyon ton mısır, 3.8 milyon ton soya ve 1.4 milyon ton ayçiçek yağı dışarıdan alındı.

Türkiye artık kendi toprağını işleyen bir tarım ülkesi değil; Rusya’dan buğday, Brezilya’dan soya alıp işleyerek satan bir fason gıda sanayisi merkezine dönüştü.

Bu tablonun market raflarına yansıması kaçınılmazdı. İthalata bağımlı bir üretim zinciri, döviz kurundaki her dalgalanmayı doğrudan gıda fiyatlarına taşıyor. Tüketen ülkemizin sofrasını, artık kendi çiftçisi değil; küresel emtia piyasaları belirliyor.

Bu makro tablonun sahadaki karşılığını görmek için uzağa gitmeye gerek yok; Balıkesir yeterli.

Salçalık domates, kavun, mısır… Yoğun emek isteyen bu ürünlerde çiftçi, sezon başında yapılan alım taahhütlerine güvenerek tarlasını ekiyor. Hasat zamanı geldiğinde taahhütler yavaşlayınca, elindeki çabuk bozulan ürünle serbest piyasanın koşullarına terk ediliyor. Maliyetlerin altında kalan fiyatlar, aylarca süren emeğin tarlada karşılık bulmaması anlamına geliyor.

Yıllar boyunca inşa edilen bu ithalat bağımlılığının ne denli tehlikeli olduğunu, son birkaç yıl içinde birbiri ardına gelen şoklar acımasızca ortaya koydu.

2020’de COVID-19 salgını küresel gıda tedarik zincirlerini fiilen kilitledi. Liman kapanmaları, taşıma maliyetlerindeki astronomik artışlar ve ülkelerin ihracata getirdiği kısıtlamalar, ithal gıdaya bağımlı ekonomiler için alarm zillerini çaldırdı. Dünya Gıda Programı o dönemde “gıda güvensizliği salgından daha büyük bir kriz haline gelebilir” uyarısını verirken, Türkiye tam da bu kırılganlığın ortasında bulunuyordu. Yüzde 95’ini dışarıdan temin ettiğimiz soya fasulyesinin fiyatı uçtu; mısır ve ayçiçek yağında ithalat faturaları katlandı. Sofralarımızın kaderini belirleyen kararlar artık Ankara’da değil, Rotterdam limanlarında, Chicago emtia borsalarında ve Brezilya ihracat ofislerinde alınıyordu.

Salgının yarası henüz kapanmamışken Şubat 2022’de Rusya-Ukrayna savaşı patlak verdi. Türkiye’nin en büyük buğday tedarikçilerinden ikisi birbirine girmişti. Küresel buğday fiyatları bir günde yüzde 6’yı aşan artışlar kaydetti. Kendi üretimini yıllarca ihmal etmiş bir ülke için bu, sadece fiyat artışı değil, bir anlamda varoluşsal bir tehdidin habercisiydi.

Şimdi ise çok daha yakın bir fırtına kapıda. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a askeri saldırı başlatmasıyla tutuşan Orta Doğu, bugün itibarıyla 18 gündür yanıyor. Çatışma yalnızca bölgesel bir kriz değil; küresel enerji ve gıda güvenliği için doğrudan bir tehdit. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma ya da bölge petrol altyapısını hedef alma tehditleri, küresel enerji fiyatlarını ve dolayısıyla gübre ile tarımsal nakliye maliyetlerini anında etkiliyor.

Güvenlik kaynakları Türkiye’nin savaşın tarafı olmadığını, ihtiyatlı davrandığını vurgulasa da, gerçek şu ki bu tablo ekonomik bağımsızlık meselesini de doğrudan kaygı verici kılıyor. Rusya’dan ithal ettiğimiz buğday, Hürmüz’den geçen tankerlerle taşınan ayçiçek yağı, Körfez limanlarından aktarılan mısır… Tüm bu zincirler, şu an ateş altındaki bir coğrafyadan geçiyor. İthalata dayanan bir gıda sisteminin bölgesel bir savaş sırasında ne kadar sağlıklı işleyeceğini, daha yaşamadan tahmin etmek güç değil.

COVID bize şunu öğretti: Tedarik zincirleri kırılgandır. Ukrayna savaşı bize şunu hatırlattı: Tahıl bir silah olabilir. Orta Doğu’daki bu savaş ise bize şunu soruyor: Soframızın güvenliği, başkalarının kararlarına ne kadar bağımlı olmayı göze alabiliriz?

Bunun için yapılabilecekler bellidir:

Üretici kooperatiflerinin yeniden inşası. Çiftçiyi çok uluslu alım tekelleri karşısında güçsüz bırakan örgütsüzlük son bulmalı; demokratik, şeffaf ve profesyonel yapıda kooperatifler zaman kaybetmeden tesis edilmelidir.

Girdi maliyetlerinin düşürülmesi. Mazot, gübre ve tohum üzerindeki vergi yükleri, tarımsal üretim aleyhine işlemeye devam ediyor. Bu yükler kaldırılmadan rekabetçi bir tarım sektörü hayal etmek mümkün değil.

Taban fiyat güvencesi. Serbest piyasanın dalgalanmalarına karşı devlet, sözleşmeli tarımı yasal çerçeveye kavuşturmalı ve maliyetin üzerine adil bir kazanç payı eklenmiş taban fiyat garantisi sunmalıdır. Üreticiyi sezonda söz verip hasatta yüzüstü bırakma döngüsü, yasal düzenlemelerle kırılabilir.

Tarlasını terk eden her çiftçiyle birlikte, bu ülkenin sadece tarımı değil, geleceği de ithalata rehin verilmeye devam ediyor.

Salgınlar geçici olabilir, savaşlar bitebilir; ama her kriz, ithalata yaslanmış bir gıda sisteminin ne denli savunmasız olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu bereketli Anadolu toprağı, kendisini işleyen çiftçiyle adil ve kazançlı bir zeminde yeniden buluştuğu gün, gıda güvencemiz de gerçek anlamda tesis edilmiş olacaktır. O güne kadar market raflarındaki fiyat etiketleri, hem politika hatalarının hem de her yeni krizde derinleşen kırılganlığımızın bedelini bize her gün hatırlatmaya devam edecek.

Yayımlayan