Aslında niyetim buraya düzenli bir şekilde yazı yazmaktı. Ne yazık ki günlük rutinler bunu mümkün kılmaktan çok uzakta seyrediyor bu aralar. O yüzden düzenli bir takipçim olmasını da beklemiyorum. Yine de bir arşiv oluşturma niyetiyle yazmaya devam ediyorum.
Bugün Oksijen gazetesinde Simon Kuper'ın dikkat çekici bir köşe yazısıyla karşılaştım. Yazıyı okurken o kadar çok şey aklıma takıldı ki, konuyu sıcağı sıcağına sizlerle paylaşmak istedim.
Kuper, yazısında hepimizin bildiği ama yüzleşmekten çekindiği demografik krizden bahsediyor. Rakamlar gerçekten çarpıcı: Çin'de bir kadının ortalama çocuk sayısı 0.98'e düşmüş durumda. Japonya eriyor, Avrupa da öyle. Almanya'nın nüfusunun önümüzdeki 25 yılda yüzde beş azalması bekleniyor. Birleşmiş Milletler tahminlerine göreyse yüzyılın sonuna doğru kuzey yarımkürenin nüfusu neredeyse yarı yarıya düşebilir.
Bu tür istatistikleri görünce çoğumuz karalar bağlama eğilimindeyiz. Çöken emeklilik sistemleri, terk edilmiş şehirler, ekonomik durgunluk... Ama Kuper, Oxford Üniversitesi'nden tarihçi James Belich'in çalışmalarına atıfta bulunarak duruma bambaşka bir pencereden bakıyor. Gelin biraz tarihte yolculuk yapalım.
1300'lerde Avrupa'yı kasıp kavuran Kara Ölüm, o dönemde nüfusun neredeyse yarı yarıya azalmasına neden olmuştu. Büyük bir trajedi, evet. Fakat bu demografik sarsıntı, Avrupa'nın sosyo-ekonomik yapısını temelden sarstı. İşgücünün aniden daralması, tarım alanlarını ve kaynakları işlemek için insan gücüne alternatiflerin aranmasını zorunlu kıldı. İnsan emeği bir anda en değerli unsur haline gelirken, toplum bu üretim açığını kapatmak için yeni yöntemler ve icatlar geliştirmek zorunda kaldı.
Peki tarihin o büyük uyanışı, Rönesans, tam olarak bu krizin ardından şekillenmedi mi? Eski feodal yapının çökmesi ve emeğin değer kazanması, sıradan insanların toplumsal hayatta daha güçlü bir konuma gelmesini sağladı. Yaşanan sarsıntı, insanları eski kuralları sorgulamaya, sanata, bilime ve insanlığın kendisine odaklanmaya itti. Floransa'da ve Venedik'te sanatın ve bilimin tam da o karanlığın ardından patlama yapması bir tesadüf değildi. Kriz yalnızca teknolojiyi değil, insan zihniyetini de dönüştürmüştü. Kürekçilerin yerini devasa yelkenli gemiler, kas gücünün yerini barut aldı.
Kuper'ın yazısını okurken tam burada duraksadım. Acaba tarih bugün farklı bir biçimde mi tekerrür ediyor?
Kırsal boşalıyor, tarlalarda çalışacak genç nüfus bulunamıyor diye dert yanıyoruz. Ama belki de bu demografik daralma, bizi yepyeni bir döneme zorluyor. İnsan gücünün çekildiği üretim alanlarını ve tarlaları otonom sistemler, yapay zekâ algoritmaları ve akıllı makineler dolduracaksa eğer, "Tarım 4.0" artık vizyoner bir tercih değil, azalan nüfusla başa çıkabilmek için hayati bir zorunluluk haline geliyor.
2100'ün dünyası nasıl görünür, bilemiyorum. Ama şunu düşünüyorum: eğer tarih gerçekten tekerrür ediyorsa, krizin içinde bir uyanışın tohumları da saklı olabilir.
Yayımlayan