Tabağımızdaki Tehlike ve “O” Sorumluluk: Vatandaş mı, Devlet mi?

Son günlerde artan gıda zehirlenmesi vakaları hepimizin midesini (ve açıkçası sinirini) kaldırdı. Olayın hemen ardından Tarım ve Orman Bakanımızın yaptığı açıklama ise tartışmanın fitilini yeniden ateşledi. Vatandaşımız yine daha dikkatli olmalı ve online ihbar kanallarını kullanmalıydı.

Bir an durup düşündüm. Elbette vatandaş olarak hepimiz dikkatli olacağız. Marketten aldığımız ürünün son kullanma tarihine bakmak, dışarıda yediğimiz yemeğin görüntüsüne şüpheyle yaklaşmak… Bunlar temel bilinç. Kimse bile isteye zehirlenmek istemez. Zehirlenmeyi baştan engelleyecek laboratuvar denetiminin yerini tutamasa da, gıda etiketlerini okumak (içindekiler listesi, alerjen uyarısı, son kullanma tarihi) elbette bireysel sorumluluğumuz.

Ama vicdanıma sığmayan bir soru var: Peki devlet neden var?

Hayatımdaki her konuda uzmanlaşmam mı bekleniyor? Düşününce komik bir hal alıyor. Bir insanın ömrü hayatında hakkıyla uzman olabileceği kaç konu olabilir ki? Bir elin parmaklarını geçebilir mi?

Deprem olsa, binaları kontrol etmeliyiz.

Gıda zehirlenmesi olsa, dikkat etmeli, online ihbarda bulunmalıyız.

Bu durumu sadece gıda ile sınırlı değil. Trafikte bile, yollarda kural ihlali yapan, tehlikeli araç kullanan yüzlerce sürücü görüyoruz.

Yine duyduğumuz şey: “Vatandaş dikkatli olsun, ihbar etsin.”

İyi de, tüm günümü yoldaki her kural ihlalini fotoğraflayıp, konumunu belirtip, yetkili mercilere bildirmekle geçirmem mi gerekiyor? Benim işim, mesleğim, hayatım var. Trafik ekipleri, radar sistemleri, denetimler tam olarak ne için var? Yolların ve kuralların güvenliğini sağlamak için var.

Eğer her şeyin yükü ve denetimi vatandaşın omuzlarındaysa, devlet aygıtı tam olarak ne iş yapıyor?

Bir birey olarak, mesleğimde, ailemde ve kişisel gelişimimde uzmanlaşmaya çalışabilirim. Ama aynı anda hem gıda mühendisi, hem inşaat denetçisi, hem trafik polisi, hem de jeolog olmam mümkün değil. İşte tam bu noktada, o büyük organizasyon devreye girmeli: Devlet.

Devletin temel varlık sebebi, bireylerin kendi başlarına altından kalkamayacakları ortak alanlarda düzeni ve güvenliği sağlamaktır. Bu düzenin başlangıç noktası da vicdan ve ahlaktır.

Öncelikle, devlet vicdanlı ve ahlaklı bireyler yetiştirmekle mükelleftir. Eğitim sistemi, dürüstlüğü ve toplum yararını her şeyin üstünde tutan bir ticaret ahlakını topluma zerk etmelidir.

İkinci aşama ise denetimdir. Benim bir lokantadaki etin bekleme süresini laboratuvar ortamında kontrol etme imkanım yok. Tıpkı bir binanın kolon hesabını yapamayacağım ya da her trafik magandasını bizzat durduramayacağım gibi.

Bu yüzden devlet, vatandaş adına hareket eder:

  1. Uzmanları Eğitir ve İstihdam Eder: Gıda mühendislerini, trafik denetçilerini. Onları sahaya sürer.
  2. Denetimi Yapar: Bu uzmanlar eliyle kontrolleri sıkı ve tavizsiz bir şekilde gerçekleştirir.
  3. Caydırıcı Önlemler Alır: Bir gıda zehirlenmesi vakasının, ya da bir trafik kuralı ihlalinin maliyeti, yeni bir olayı baştan engelleyecek kadar ağır olmalıdır. Ruhsat iptali, ehliyet el koyma, yüklü cezalar.

Online ihbar kanalları güzel bir araçtır. Vatandaşın katılımı demokrasinin bir gereğidir. Fakat bu, devletin asıl sorumluluğunu vatandaşın üzerine yıkacağı anlamına gelmez.

Devlet, risk gerçekleşmeden önce orada olmalıdır. Kapalı kapılar ardındaki mutfaklarda, tehlikeli virajlarda… Vatandaşın gözü, kulağı ve en önemlisi güvenilir uzmanı olmalıdır.

Tüm bunların karşılığında da vatandaş, vergisini düzenli öder, askerlik gibi yükümlülüklerini yerine getirir ve temel beklentisi olarak; sokakta, iş yerinde, dışarıda yemek yerken ya da evinde otururken güvende olmayı talep eder.

Vatandaş dikkat eder, ama devlet denetler ve korur. Bu, toplumsal sözleşmemizin en temel maddesidir.

Yayımlayan