Bu sayfaya son yazdığımdan bu yana neredeyse iki ay geçmiş. Bakınca ben de şaşırdım. “Yaz rehaveti” demek isterdim, kulağa hoş geliyor, ama dürüst olmak gerekirse tam tersi oldu. Bu yaz her zamankinden daha fazla çalıştım ve tek bir gün bile tatil yapmadım. Yazmaya vakit bulamamamın sebebi tembellik değil, yoğunluktu.
Yine de bu yoğunluğun arasına sığan bir yol hikâyem var. Anlatmaya değer buldum, o yüzden sessizliği onunla bozuyorum.
Uçak biletlerinin astronomik rakamlarını görünce ortak yazar arkadaşımla birbirimize baktık. Yolculuğun kaderi o an çizilmişti aslında. Akademik bir konferans için Novi Sad’a gitmemiz gerekiyordu, ama iki kişilik gidiş-dönüş bilet masrafı mantık sınırlarını zorlayınca direksiyonun başına geçmeye karar verdik. Bulgaristan üzerinden Sırbistan’a uzanan, dönüşte Kuzey Makedonya ve Yunanistan’ı içine alan koca bir Balkan çemberi çizdik. Toplam 2600 kilometre yol, kimi şehirde bir, kimi şehirde iki gece konaklama, bolca kahve ve güzel yemekler. Günün sonunda yapılan hesap şuydu: Uçak biletine vereceğimiz paranın çok daha azına iki kişi gezdik, yedik, içtik, üstüne cebimizde para bile kaldı.
Ama karar vermek kolay olmadı. Bir itirafta bulunayım: 2600 kilometre yol yapabileceğim bir insan değilim. Kafamda görünmez bir sınır vardı ve o sınır Sofya’da bitiyordu. Novi Sad bir yana, Dedeağaç, Selanik, hatta Sofya bile benim için anksiyete sebebiydi. Aracım yolda bozulursa ne yaparım? Kaza yaparsam? Her ülkenin ayrı trafik kuralları var, onları nereden bileceğim? Şehrin ortasında nereye park edeceğim? Türk plakalı bir araca nasıl davranırlar? Bu sorular kafamda dönüp dururdu. Ama her şey o ilk adımla başlıyor. Kontağı çevirdiğiniz anda zihnin kurduğu senaryoların çoğu kendiliğinden dağılıyor. İnsan yapıp başardıktan sonra da o korkuların yerini keyifli bir anı alıyor.
Yol sadece kilometrelerden ibaret değildi elbette; insanı sevinmekle hüzünlenmek arasında bırakan anlarla doluydu. Bulgaristan’ın Sırbistan sınırına yakın bir noktasında sınır polisi bizi durdurduğunda klasik bir evrak kontrolü bekliyorduk. Ancak memur, Türk plakasını görür görmez Türkçe konuşmaya başladı. Meğer en çok çekindiğim şey, sohbetin vesilesi olmuştu. Sınır boylarında iki kültürün nasıl iç içe geçtiğini görmek etkileyiciydi, ama o tanıdık sıcaklığın sınır kapılarındaki karmaşık bürokrasiyle tezadı da düşündürücüydü.
Sırbistan’a geçtiğimizde dil meselesi başka bir boyuta evrildi. Sırpçada hatırı sayılır miktarda Türkçe kelime olduğunu biliyordum. Ortak geçmişin kelimeleri dillerine işlemiş, ama konuştuğunuzda bunların kökenini bilen neredeyse hiç kimse yok. İngilizce her zamanki gibi geçer akçe, Türkçe ise hafızalarda sadece kelime düzeyinde bir tortu olarak kalmış.
Son beş altı yıldır neredeyse her yıl bir veya iki kez ziyaret ettiğim Belgrad ise bu kez bambaşka bir yüzüyle karşıladı beni. Şehri ilk defa bu kadar sessiz, bu kadar dingin gördüm. Tek tük Türk ve Güney Koreli turist dışında yerel halk bile kenti terk etmiş gibiydi. Bu ıssızlığın içinde içimi en çok ısıtan şey, bizden kalma bir âdetin orada hâlâ dipdiri yaşıyor olmasıydı. Belki biz bile büyük şehirlerde onu yavaş yavaş unutuyorduk: Tanısın tanımasın, göz göze gelen herkesin birbirine içtenlikle selam vermesi. Bu sıcaklığı karşılıksız bırakmamak için hemen birkaç Sırpça selamlama kelimesi öğrenip aralarına karıştım. Küçük bir tebessümün ve yerel bir selamın açamadığı kapı yok.
Belgrad’dan Novi Sad’a geçtik. Bilimsel görevimizi tamamlayıp direksiyonu güneye kırdığımızda rotamız Üsküp’tü. Üsküp benim için hep “nasılsa çok yakın, bizden bir yer, bir gün mutlaka giderim” deyip bir türlü plan yapmadığım şehirdi. İnsan elinin altındakini hep erteler ya, benimki de o hesap. Şehre girer girmez bu ertelemenin ne kadar tanıdık bir coğrafyaya yapıldığını anladım, çünkü Üsküp’ün şehir içi trafiği tam anlamıyla bir keşmekeşti. Avrupa’da canının istediği yere fütursuzca park etme kültürünün sadece bize özgü olduğunu sanıyordum. Yanılmışım, Üsküp bu konuda bizi hiç aratmadı.
Fakat o keşmekeşin ardında öyle bir ruh var ki insanı hemen sarıp sarmalıyor. Sokakta yürürken birden Türkçe sesler duymak, esnafla kendi dilinizde sohbet edebilmek tarifi zor bir huzur verdi. Kadim bir devlet geleneğinin, yüzyıllara yayılan büyük bir kültürün doğal bir uzantısı gibiydi; “aslında zaten böyle olmalıydı” dedirten türden. Yüzyıllar önce bıraktığımız lezzetleri neredeyse hiç bozulmadan, tam da o günkü hallerinde bulup tatmak ise yolculuğun en lezzetli kazanımı oldu.
Dönüşün son halkası Yunanistan’dı. Orayı uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Ya bizzat gidip o tanıdık kıyıları, mezeleri ve sakinliği yaşamışsınızdır ya da gidenlerden heyecanla anlatılan hikâyeleri dinlemişsinizdir. Bizim için eve dönmeden önce keyifli bir soluklanma noktası oldu. Yolda iyice acıkmıştık ve nereye gideceğimize karar vermek yerine işi yapay zekâya bıraktık. Çevredeki yemek seçeneklerini puanlarına göre sıralamasını istedik. Listenin en üstündeki Moozys Gyros House en cazip geleniydi. İçeri girer girmez mekân sahibinin kocaman gülümsemesi ve içten bir Türkçe “Hoş geldiniz” ile karşılaştık. Gyros/döneri de bizzat kendi elleriyle hazırladı. Sıcak karşılamanın üstüne gelen o lezzet, yorgun bir yolculuğun en güzel molası oldu. Yolunuz düşerse mutlaka uğramanızı tavsiye ederim.
2600 kilometrenin ardından eve döndüğümde yorgunluktan çok bir hafiflik vardı üzerimde. Bilet ekranlarındaki fahiş rakamlar insanı engelliyor gibi görünse de aslında çok daha zengin bir hikâyenin kapısını aralayabiliyor. Sofya’yı bile kafamda büyüten ben, Belgrad’tan, İskeçe’ye 2600 Kilometre yol yapmıştım. Yeter ki kontağı çevirecek cesaretiniz ve yolda olmanın getirdiği tesadüflere açık bir zihniniz olsun. Gerisi, ilk adımdan sonra kendiliğinden geliyor.
İyisiyle, kötüsüyle, her ne olursa olsun, meşhur sözde olduğu gibi seyahatin en güzel yanı yurduna, evine dönmek.
Yayımlayan