Deprem, İstanbul Ötesi Risk

Ah, o meşhur cümle: “Beklenen İstanbul Depremi”… Ne çok duyduk, ne çok konuştuk, değil mi? Manşetlerde, sohbetlerde, endişelerimizde hep başrolde. Peki neden hep İstanbul? Cevabı aslında basit: 15 milyonu aşan, turistlerle, misafirlerle 20 milyona dayanan dinamik nüfusu , Türkiye’nin ekonomi lokomotifi olması, binlerce yıllık tarihi ve kültürel ağırlığı, medyanın doğal odağı olması ister istemez gözleri bu devasa metropole çeviriyor. İstanbul’un riski büyük, bu tartışılmaz bir gerçek.

Ama bir duralım… Acaba bu deprem sadece İstanbul’un kapısını mı çalacak, yoksa tüm Marmara Bölgesi’nin, hatta belki de daha güneyinin ortak kaderi mi? Ya hep birlikte aynı gemideysek ve sadece kaptan köşkünden görünen tehlikeye odaklanıyorsak?

Her şeyin kaynağı, o meşhur Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF). Dünyanın en aktif ve tehlikeli faylarından biri olan bu devasa kırık hattının önemli bir kolu, tam da Marmara Denizi’nin altından geçiyor. İşte beklenen büyük depremin ana kaynağı burası.  

Bilim insanları, Marmara Denizi’nin altındaki bu fay hattını adeta bir yapboz gibi inceliyorlar. Özellikle Adalar ve Kumburgaz segmenti (parçası) olarak adlandırılan kısımlar mercek altında. Neden mi? Çünkü bu parçaların uzun zamandır büyük bir depremle kırılmadığı düşünülüyor. Yani, burada yıllardır muazzam bir enerji birikiyor ve bir “sismik boşluk” oluşmuş durumda. Bu biriken stresin er ya da geç boşalması kaçınılmaz. Fay hattının yüzeye oldukça yakın olması (yaklaşık 15-20 km derinlikte ) ise, olası bir kırılmada yüzeyde hissedilecek sarsıntının şiddetini artırabilecek bir faktör.  

Peki, bu kırılma ne büyüklükte bir deprem üretebilir? Uzmanların modellemeleri ve tahminleri, Marmara Denizi içindeki bu kilitli segmentlerin kırılması durumunda Mw​=7.2 ila Mw​=7.6 arasında, hatta bazı senaryolarda daha da büyük depremlerin meydana gelebileceğini gösteriyor. Prof. Dr. Naci Görür, Marmara fayının minimum Mw​=7.2 büyüklüğünde deprem üreteceğini, Adalar fayının tek başına kırılması durumunda maksimum Mw​=7.0, Kumburgaz fayının kırılması durumunda ise minimum Mw​=7.2 büyüklüğünde deprem beklediğini belirtiyor. Prof. Dr. Celal Şengör ise kırılmanın Gebze açıklarına kadar uzanması halinde Mw​=7.5 büyüklüğünde bir depremden bahsediyor. Bölgede geçmişte de MS​≥6.8 büyüklüğünde depremlerin yaşanmış olması, bu potansiyeli tarihsel olarak da doğruluyor.  

Şimdi düşünelim: Depremin kaynağı Marmara Denizi’nin ortasındaki bir fay hattıysa , bu fay kırıldığında ortaya çıkan sismik dalgaların sadece kuzeydeki İstanbul kıyılarını etkilemesi ne kadar olası? Tıpkı suya atılan bir taşın dalgalarının her yöne yayılması gibi, denizin altındaki devasa bir enerji boşalımı da kaçınılmaz olarak tüm Marmara çanağını çevreleyen kara parçalarını – yani sadece İstanbul’u değil, güneydeki kıyıları da – etkileyecektir. Ayrıca, 1939 Erzincan depreminden sonra büyük depremlerin Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde batıya doğru göç ettiği biliniyor. 1999 Gölcük depremi, bu göçün Marmara kapılarına dayandığını gösterdi. Bilim insanları, 1999 depreminin Marmara’daki fay segmentleri üzerindeki stresi artırdığını ve beklenen büyük depremi tetiklediğini, yani zamanını öne çektiğini belirtiyorlar. Dolayısıyla, Marmara’daki bu “sismik boşluk” , sadece İstanbul için değil, tüm bölge için zamanın daraldığına işaret ediyor olabilir.

“Acaba abartıyor muyuz?” diye düşünenler olabilir. O zaman gelin, biraz da tarihin tozlu sayfalarına bakalım. Marmara Bölgesi’ni sarsan büyük depremler sadece bugünün teorisi değil, acı bir gerçek.

Özellikle 1766 yılı, Marmara için unutulmaz bir yıl olmuş. O yıl bölge iki büyük depremle sarsılmış:

  • 22 Mayıs 1766 Depremi: Merkez üssü Marmara Denizi’nin doğusu olan bu deprem (Ms​≈7.1, Mw​≈7.4 ), İzmit’ten Tekirdağ’a kadar geniş bir alanı etkilemiş. İstanbul’da Topkapı Sarayı, Fatih Camii, Yedikule surları, Kapalıçarşı gibi pek çok anıtsal yapıda ağır hasar meydana gelmiş. Ancak etki İstanbul ile sınırlı kalmamış. Deprem, Marmara Denizi’nde bir tsunamiye de neden olmuş; denizin yer yer 200 metre kadar çekildiği, ardından 0.6 ila 3 metrelik dalgaların Büyükçekmece’den Kartal’a kadar olan sahil şeridine vurduğu kaydedilmiş.  
  • 5 Ağustos 1766 Depremi: Sadece birkaç ay sonra, bu kez Marmara Denizi’nin daha batısında (Mw​≈7.4−7.6 ) bir deprem daha meydana gelmiş. Bu deprem, Mayıs’taki depremin yarattığı yıkımı daha da batıya taşımış. Özellikle Tekirdağ (Ganohora ilçesi tamamen yıkılmış) ve Gelibolu’da büyük yıkıma yol açmış. Çanakkale Boğazı’ndan Evreşe’ye kadar birçok kale hasar görmüş. Hasar raporları Bursa, Trakya, Edirne ve Biga’yı da içeriyor; sarsıntı İzmir ve Balkanlar’a kadar hissedilmiş.  

Görüldüğü gibi, 1766’daki her iki deprem de sadece İstanbul’u değil, Marmara’nın kuzeyini, batısını ve güneyini de içine alan geniş bir coğrafyayı etkilemiş. Bu durum, Marmara fay sisteminin farklı segmentlerinin kısa aralıklarla kırılabileceğini ve etkinin bölgesel olabileceğini gösteriyor.

Daha yakın tarihe gelelim: 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi. Merkez üssü Gölcük olan (Mw​=7.4 Kandilli, Mw​=7.6 USGS ) bu felaketi çoğumuz hatırlıyoruz. Yaklaşık 45 saniye süren deprem , Kocaeli (Gölcük, İzmit, Derince), Sakarya (Adapazarı) ve Yalova’da korkunç bir yıkıma neden oldu. Ama etki alanı bununla sınırlı kalmadı. İstanbul Avcılar’da ciddi hasar ve can kayıpları yaşandı, Düzce ve Bolu da depremden ağır etkilendi. Hatta resmi kayıtlara göre Bursa (268 ölü) ve Eskişehir’de (86 ölü) bile can kayıpları oldu. Toplamda 17.480 kişi hayatını kaybetti, 23.781 kişi yaralandı. Deprem, Ankara’dan İzmir’e kadar çok geniş bir alanda hissedildi ve yaklaşık 16 milyon insanı değişik düzeylerde etkiledi. Karamürsel’den Gölyaka’ya kadar yaklaşık 125-160 km’lik bir yüzey kırığı oluştu.  

1999 depreminin önemli bir dersi daha vardı: Zemin faktörü. Fay hattına yakın olmasına rağmen sağlam zemindeki yapıların az hasar gördüğü, ancak faydan biraz daha uzakta olsa bile alüvyal, gevşek ve sıvılaşma potansiyeli yüksek zeminler üzerindeki yapıların (Adapazarı ve Avcılar’daki gibi) çok daha ağır hasar aldığı görüldü. Bu durum, deprem riskinin sadece faya yakınlıkla değil, aynı zamanda üzerine bastığımız zeminin özellikleriyle de yakından ilgili olduğunu gösteriyor. Bu ders, Marmara Denizi çevresindeki birçok yerleşim yeri için, özellikle de güneydeki ovalık ve kıyı bölgeleri için hayati önem taşıyor.

Bilim insanları, Marmara Denizi’nde büyük bir depremin kaçınılmaz olduğu konusunda hemfikir. Ancak uzmanların açıklamalarına daha dikkatli bakıldığında, tehlikenin bölgesel boyutuna yapılan vurgular öne çıkıyor.  

  • Prof. Dr. Naci Görür: Yıllardır Marmara fayı, özellikle de Adalar ve Kumburgaz segmentleri üzerindeki riske dikkat çekiyor. Bu kilitli fayların kırılması durumunda minimum Mw​=7.2, hatta iki segmentin birlikte kırılması durumunda Mw​=7.6’ya varan depremler üretebileceğini belirtiyor. Görür, Marmara Denizi’nde meydana gelen küçük ve orta büyüklükteki depremlerin enerjiyi boşaltmak yerine, tam tersine kilitli faylar üzerindeki stresi artırarak büyük depremi tetiklediğini, yani kırılmaya zorladığını vurguluyor. En önemlisi, sık sık “Marmara’nın güney bölgesi dikkatli olmalı” uyarısını yapıyor.  
  • Prof. Dr. Celal Şengör: O da Mw​=7.0’den büyük bir deprem bekliyor ve kırılmanın Gebze’ye uzanması halinde büyüklüğün Mw​=7.5’e ulaşabileceğini söylüyor. Özellikle Tuzla’dan Silivri’ye kadar olan sahil kesiminde büyük yıkım ve 9 şiddetinde (MMI) sarsıntı öngörüyor. Bu senaryo, İstanbul’a odaklansa da, etkinin geniş bir kıyı şeridini kapsayacağını gösteriyor.  
  • Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan: Beklenen depremi bir “Kuzey Marmara depremi” olarak tanımlasa da, bunun aynı zamanda Yalova, Karamürsel, Tekirdağ, Balıkesir, Bursa ve Çanakkale depremi olacağını belirtiyor. Ona göre Gölcük depremi ile beklenen deprem aynı bölgesel sürecin parçaları.
  • Prof. Dr. Cenk Yaltırak: Riskli gördüğü hattın Osmangazi Köprüsü’nden İmralı Adası kuzeyine uzanan 110 km’lik “Doğu Marmara hattı” olduğunu ve bunun Mw​=7.6 büyüklüğüne ulaşabileceğini ifade ediyor. Bu senaryonun gerçekleşmesi durumunda (tarihsel 1509 depremine benzer şekilde) İstanbul, Yalova ve Bursa’da ağır hasarlar oluşacağını öngörüyor. Bu, Güney Marmara’yı doğrudan risk haritasına yerleştiren önemli bir öngörü.  
  • Prof. Dr. Şükrü Ersoy: Marmara’da ana depremin kuzey kolda beklendiğini ancak fay sisteminin güney kolunda da bir deprem aktivitesinin başladığına dikkat çekiyor. Bu durum, bölge için ek bir risk katmanı anlamına geliyor.  
  • Japon Deprem Uzmanı Yoshinori Moriwaki: Kuzey Anadolu Fayı’nın güney kolunun da risk taşıdığını, özellikle Bursa fayının uzun süredir kırılmadığını ve Bandırma’nın da riskli olduğunu belirtiyor. Ayrıca Marmara depreminde Bandırma ve Güney Marmara kıyılarına 1 ila 3 metrelik tsunami dalgalarının ulaşabileceği uyarısını yapıyor.  
  • Prof. Dr. Doğan Perinçek: Marmara Denizi’ndeki küçük depremleri “beklenen büyük depremin ayak sesleri” olarak nitelendiriyor ve enerji birikiminin Bandırma ve Erdek gibi Güney Marmara kentleri için risk oluşturduğunu vurguluyor.  

Elbette farklı görüşler de mevcut. Örneğin Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, Kumburgaz fayından daha küçük (örneğin Mw​=6.5) bir deprem beklediğini ifade ediyor. Ancak bilimsel tartışmalar devam ederken, uzmanların önemli bir bölümünün, beklenen büyük depremin sonuçlarının İstanbul sınırlarını aşarak Güney Marmara’daki Bursa, Balıkesir, Çanakkale ve Yalova gibi illeri de ciddi şekilde etkileyeceği konusunda birleştiği görülüyor. Ayrıca, Naci Görür gibi uzmanların, kesin tarih veren tahminleri “bilim adamlığı değil, kahinliktir” diyerek eleştirmesi , odağın zamanlamadan çok hazırlık olması gerektiğini hatırlatıyor.

Madem deprem bölgesel bir tehdit, o zaman Marmara’nın güneyine biraz daha yakından bakalım. Tarihsel depremlerin (1766, 1999) bu bölgeyi de etkilediğini zaten gördük.  

Peki Güney Marmara neden risk altında? Çünkü Kuzey Anadolu Fayı’nın sadece Marmara Denizi’nin altından geçen kuzey kolu değil, aynı zamanda Gemlik Körfezi’nden başlayıp Bandırma’ya, oradan güneybatıya yönelen orta kolu ve Bursa’dan Manyas, Balıkesir üzerinden Edremit Körfezi’ne uzanan güney kolu da bu bölgeden geçiyor veya bölgeyi etkiliyor. Bu fay kollarının da aktif olduğu ve deprem üretme potansiyeli taşıdığı biliniyor. Bandırma çevresinde yıllık ortalama 10 mm’lik bir kayma hızından bahsediliyor.  

  • Bursa: Nüfusu ve sanayisiyle Güney Marmara’nın en büyük kenti. Birçok uzman tarafından riskli olarak işaret ediliyor. Özellikle Gemlik, Mudanya, İnegöl ve Orhaneli civarındaki fay hatlarına yakınlığı tehlikeyi artırıyor. Prof. Dr. Adem Doğangün, olası şiddetli bir depremde Bursa’nın etkilenme ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirtiyor.  
  • Balıkesir: Güneydeki fay kollarının geçtiği veya yakınından geçtiği bir il. Prof. Dr. Ercan tarafından etkilenecek iller arasında sayılıyor. Tarihsel depremselliği de biliniyor.  
  • Çanakkale: Marmara fay sisteminin batı ucu ve Ege’ye uzanan kolların etkisi altında. Stratejik önemi (Çanakkale Boğazı) ve 1766 depremindeki tarihsel hasarı nedeniyle dikkat edilmesi gereken bir bölge. Prof. Dr. Ercan tarafından da riskli iller arasında gösteriliyor.  
  • Yalova: 1999 depreminde en ağır yıkımı yaşayan illerden biri. Marmara Denizi’ndeki ana fay segmentlerine yakınlığı nedeniyle hem Prof. Dr. Ercan hem de Prof. Dr. Yaltırak tarafından yüksek riskli olarak değerlendiriliyor.  
  • Bandırma: Özellikle Moriwaki ve Perinçek tarafından riskine dikkat çekilen bir ilçe. Güney fay kolunun yön değiştirdiği bir noktada yer alıyor. Bölgede düzenlenen bir konferansta, Bandırma’nın deprem riski ve mevcut yapı stokunun eski yönetmeliklere göre yapılmış ve kalitesinin düşük olabileceği endişeleri dile getirilmişti. Moriwaki, Bandırma için tsunami riskine de işaret ediyor.  

Güney Marmara’da sadece fay hatları değil, 1999’da gördüğümüz gibi zemin koşulları da önemli bir risk faktörü. Ayrıca, bölgedeki yapı stokunun önemli bir kısmının eski yönetmeliklere göre inşa edilmiş olması veya inşaat kalitesinin yetersizliği, olası bir depremde hasarı artırabilecek etkenler. Bu durum, Bandırma’da olduğu gibi , bölgenin genelinde mevcut binaların gözden geçirilmesi ve güçlendirilmesi ihtiyacını ortaya koyuyor.  

Güney Marmara’nın yaklaşık 6 milyonluk nüfusu , önemli sanayi tesisleri, limanları, tarımsal üretimi ve turizmi düşünüldüğünde, bu bölgeyi etkileyecek büyük bir depremin sadece bölgesel değil, ulusal düzeyde de çok ciddi ekonomik ve sosyal sonuçları olacaktır. Bu nedenle, deprem hazırlığı meselesi sadece İstanbul’un değil, tüm Marmara Bölgesi’nin, özellikle de güneyinin ulusal bir stratejik önceliği olmalıdır.

Peki, bilimsel veriler ve tarihsel gerçekler bölgesel bir tehlikeye işaret ederken, neden kamuoyunda ve hatta bazı planlamalarda odak noktası ağırlıklı olarak İstanbul oluyor? Başta da belirttiğim gibi, İstanbul’un devasa nüfusu , Türkiye ekonomisindeki merkezi rolü , medyanın burada yoğunlaşması ve şehrin sembolik değeri bu algıyı besliyor.  

Ancak bu İstanbul merkezli bakış açısının bazı sakıncaları var. Bu durum, Marmara’nın diğer riskli bölgelerinde yaşayan insanlarda ve yerel yönetimlerde “nasılsa deprem İstanbul’da olacak” gibi yanıltıcı bir rahatlığa veya önceliklerin yanlış belirlenmesine yol açabilir. Kaynakların (kentsel dönüşüm fonları, güçlendirme çalışmaları, bilinçlendirme kampanyaları vb.) orantısız bir şekilde İstanbul’a yönlendirilmesi, diğer bölgelerdeki acil ihtiyaçların ihmal edilmesi riskini doğurabilir. Bu durum, deprem anında bölge genelinde tehlikeli bir hazırlıksızlık ve eşitsiz bir dirençlilik tablosu yaratabilir. İnsanların kendi yaşadıkları yerdeki riski tam olarak algılamaması, kişisel önlemleri almalarını veya yerel yönetimlerden hesap sormalarını engelleyebilir.

Unutmayalım, deprem tehlikesi söz konusu olduğunda, algıların gerçeklerle uyumlu olması hayati önem taşır. Bilimsel kanıtlar ve tarihsel dersler , tehlikenin bölgesel olduğunu gösteriyor. Şimdi yapılması gereken, bu gerçeği kabul edip hazırlıklarımızı da bu geniş perspektifle yapmaktır.

Sözün özü şu; Marmara Denizi’nin altındaki saatli bomba sadece İstanbul için değil, denizin çevresindeki tüm yerleşimler için işliyor. Tarih bize defalarca ders verdi, bilim insanları uyarıyor. Artık “Beklenen İstanbul Depremi” ifadesini bir kenara bırakıp, “Beklenen Marmara Depremi” gerçeğiyle yüzleşme zamanı geldi de geçiyor bile. Bu, İstanbul’un riskini küçümsemek değil, tehlikenin tam boyutunu kabul etmek anlamına geliyor.

Bu ortak tehdit, hepimize ortak bir sorumluluk yüklüyor. Marmara Bölgesi’nde yaşayan her bireyin, kendi bulunduğu yerin risklerini öğrenmesi ve kişisel hazırlıklarını yapması şart. Ama daha da önemlisi, merkezi ve yerel yönetimlerin (AFAD , ilgili bakanlıklar, İBB ve Marmara Bölgesi’ndeki tüm il ve ilçe belediyelerinin) deprem riskini bütüncül, bölgesel bir yaklaşımla ele alması gerekiyor. Risk analizi, kentsel planlama, yapı denetimi, mevcut binaların güçlendirilmesi ve afet müdahale planları, İstanbul’u merkeze almakla birlikte, Bursa’yı, Yalova’yı, Kocaeli’ni, Tekirdağ’ı, Balıkesir’i, Çanakkale’yi, Sakarya’yı yani tüm Marmara’yı kapsayacak şekilde yapılmalı.  

Prof. Dr. Naci Görür’ün dediği gibi: “Depremde siyaset olmaz. Ayrı gayrı olmaz”. Bu tehdit karşısında, bölgenin tüm paydaşlarının siyasi ve idari sınırları aşan bir işbirliği ve dayanışma içinde hareket etmesi gerekiyor. Çünkü Marmara fayının gölgesinde yaşayan milyonlarca insanın kaderi ortak ve bu kaderi daha güvenli hale getirmek hepimizin elinde. Vakit daralıyor.

Yayımlayan